Reklam
CEVAHİR KADRİ

CEVAHİR KADRİ

EDEBİYAT-KÜLTÜR-SANAT

Masumiyetin Bedeli

01 Kasım 2020 - 22:17

Başlığı okur okumaz belki de bu yazıda bir filmden bahsedeceğimi düşünebilirsiniz, öyle değil. Öyle kurgu, hayal değil anlatacaklarım. Bizatihi hayatın içinden, insanın yüreğine, duygularına, ruhuna değen hususlar.
 
Çarşıda pazarda, sokakta parkta, dağda bayırda, insana yalvaran gözlerle bakan bir kediye veya köpeğe yahut başka bir hayvana rastlarsınız. O an içinizden, “Ne kadar da masum bakıyor.” dersiniz. Gerçekten de onlar, kendisi var dili yok o varlıklar, masumdurlar. Kimi zaman da bir bebeğin gülümseyen çehresine bakar kalırsınız; gülüşlerine, agularına hayran kalır, onun o hâline kapılır gidersiniz. İşte o hâl masum ve masumiyet tablosudur. Bir gül dalında, yaprakları arasında ağaçta, boğazda serin suların üzerinde uçuşan martıların gözünde, seslerinde masumiyetin o hâlini daima görür ve hissedersiniz.
 
Masumiyet her zaman böyle “sabi sıbyan”larda, kendileri var “dili yok” hayvanlarda tezahür etmez, ortaya çıkmaz. Rüşte ermiş insanlar için de söz konusudur bu masumiyet, bu her türlü kötülükten uzak bu hâl. Rüşte ermişlerin de genci var, olgunu var, yaşlısı, piri fani olanı var. Hele o piri fani olanların siretlerinin suretlerine aksetmiş masumluğu var ya!.. Ona eza cefa etmeyi Rahman ve Rahim Allah bile haya eder. Ama insanlık mertebesine hiç çıkmamış insan “görünümlü” varlıklar, onlara da her türlü eza ve cefa etmeyi kendilerince “uygun” bulurlar. Ne derler, herkes kendine yakışanı yapar.
 
Masum ve masumiyet
 
Peki nedir masum ve masumiyet? Arapça kökenli bir kelime olan mâsum, “günahsız, suçsuz” demektir. Peygamberlerin de sıfatı olan “ismet” ile aynı kökten gelir. Bundan dolayı da peygamberler masumdur, günah işlemezler, günahsızdırlar. Çünkü onların söz fiil ve tavırları vahiy kaynaklı ve semavi odaklıdır.
 
Balkanların en iyi edebiyatçısı” unvanına sahip Kosovalı şair Hasan Mercan, ninesini anlattığı Tezgâh adlı şiirinde ninesinin “suçsuz, günahsız ve bîgünâh” olduğunu şu dizelerinde beyan eder: “Evimizin andacıdır tere kokan tezgâhı,/ Masumdu o, ne bir suçu vardı, ne günahı!”
 
Masum” kelimesinin ayrıca “temiz, saf, lekesiz” anlamları vardır. Câhit Sıtkı Tarancı, Gariplik adlı şiirinin “Kendi hoş, kendi mâsum sesinizle / Siz söyleyin garipliğimi kuşlar” dizelerinde kelimeyi bu anlamıyla kullanır. Ayrıca şair William Blake de Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları adlı eserindeki, çoban ve koyunlarını ele aldığı iki kıtalık Çoban başlıklı şiirinde “Çünkü duyar kuzuların masum seslenişini.” diyerek çobanın koyunlarını en güzel ve güvenilir bir şekilde otlatmasından duyduğu huzuru dile getirir.
 
Kelime halk arasında daha çok “suç ve günah işlemesi düşünülemeyecek kadar küçük olan çocuk, sabî” anlamıyla kullanılır. Üstat Necip Fazıl Kısakürek, Sakarya Türküsü şiirinde “Sakarya, sâf çocuğu, masum Anadolu’nun,/ Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!” diyerek çocuk ve masumiyet arasında ilişki kurar.
 
Masum” kelimesinin “masumu’d-dem”, “Kısası gerektirecek bir cinâyet işlememiş Müslüman veya gayrimüslim kimse” şeklindeki kullanımının yanında, “masumane” yani “mâsum olan kimseye yakışır şekilde” bir anlamı ve kullanımı vardır. Kelimenin değişik tamlamalarda ortaya çıkan ve sadece kadınlar için kullanılan “masume” yani “suç ve günah işlemesi düşünülemeyecek kadar küçük olan kız çocuğu” şeklindeki kullanımları da mevcuttur: “evlâd-ı masume, millet-i masume” gibi.
 
Masum” kelimesinin bir de mastar hâli diyebileceğimiz “masumiyet” ve “masumluk” şekilleri vardır ki “suçsuzluk, günahsızlık” demektir. Yirminci yüzyılın önemli şairlerinden Avusturyalı Ingeborg Bachman, kış mevsiminin güzelliklerini betimlediği “Beyaz Günler” adlı şiirinde “masumiyet” kelimesini, camların buharlarına yazılan yazılardaki çocukluklara eş olacak biçimde kullanır ve “Soluğumla karışarak/ köpürüyor süt./ erken saatte kolay köpürüyor./ Ve ne de camı buğulatsam,/ yine senin bir çocuk parmağıyla resmedilmiş/ adın çıkıyor: Masumiyet./ onca uzun zamanın ardından.” diyerek bizi çocukluk anılarımıza kadar götürür.
 
Masum, masumiyet ve ismet
 
Masum” kelimesiyle peygamberlerin sıfatı olan “ismet” kelimesinin aynı kökten geldiğini belirtmiştim. “İsmet”, sözlükteki “tutma, engel olma ve koruma” anlamından hareketle kelâmda “Allah’ın bir kimseyi günah ve hatadan koruması” şeklinde özel bir anlam kazanan ve “peygamberlerin günahtan korunmuşluğu” mânasıyla terimleşen kelimenin fıkıh literatüründeki kullanımı da sözlük anlamı ile bağlantılıdır. (…) İsmet kavramı altında toplanabilecek hukukî korumanın başında kişilerin insan olmakla sahip bulundukları temel insan hakları gelir. İslâm âlimleri ilâhî dinlerin ortak amacının canın, aklın, namus ve haysiyetin, dinin ve malın korunması olduğunu ifade etmişler ve bu beş ilkeyi temel hak ve özgürlükleri bütünüyle kuşatan bir genişlikle ele almışlardır. Anılan beş temel amacı gerçekleştirme yönünde atılacak ilk adım insanın sırf insan olması sebebiyle değerli sayılması ve hakların, öncesinde bir yükümlülüğe bağlı olmaksızın aslen yani doğuştan kazanıldığının kabulüdür.”  (DİA İsmet maddesi, R. Şentürk)
 
Masum” denince aklımıza ilk önce bebekler ve hayvanlar gelir. Anca rüşte ermiş, olgun insanlar da vardır, peygamberimiz ve peygamberlerden başka. Üstat Mehmet Akif Ersoy, İki Cihan Güneşi Hz. Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi vesellem) bu dünyayı teşriflerinin yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığı Bir Gece şiirinde insanlığın elde ettiği güzel şeyler için o “masum”a daima borçlu olduğunu şu dizelerde dile getirir: “Dünya neye sâhipse, onun vergisidir hep;/ Medyûn ona cem'iyyeti, medyun ona ferdi./ Medyundur o Mâsûma bütün bir beşeriyet../ Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret...” Bize de Üstadın bu duasına yürekten “Âmiin” demekten başka bir şey düşmez!
 
Masumiyet bedel ister
 
O ilk bedel insanlığın ilk neslinde, Habil’in şahsında ve onun hayatıyla ödenmiştir. Kabil, bütün zalimlerin, kıskançların, hasetçilerin, katillerin atası ve öncüsü iken Habil de masum olmakla bütün masumiyetlerin, suçsuz günahsız cezalandırılanların atasıdır. Bir yerde iyilik çığırını açan iyilerin piri; kötülük çığırını açan da kötülerin “öncü”südür.
 
Birinci nesilden sonraki nice nesillerde de nice masumlar, canlarını ve mallarını feda edilmesi pahasına masumiyetlerinden asla taviz vermemişlerdir. Tarih bilindiği ve bilinmediği kadarıyla bunun örnekleriyle doludur. Bilinenler gösteriyor ki bilinmeyenleri bilinenleri aşar vaziyettedir.
 
Masumların bitmeyen çilesi
 
Bütün peygamberler masumdur ve bütün peygamberler ilk tebliğlerinin akabinde hep zorluklarla karşı karşıya kalmışlar, dayanılmaz eziyet ve işkencelere, mağduriyetlere uğramışlardır. Mağdur edilen sadece peygamberler mi? Onlara tabi olan “müminler” de aynı akıbeti yaşamışlardır.
 
Hz. Yusuf (aleyhisselam), kardeşleri tarafından kuyuya atılırken hangi suçun failiydi? Köle olarak satılırken, sarayda hizmetçi olarak alınıp yine Firavun’un karısı tarafından tuzaklanıp töhmet altında bırakılırken hangi suçu sebebiyle zindanlara atılmıştı?                                                                                                                                         
 
Şehir halkına, hak ve hakikate davet edenlerin davetine uymalarını tavsiye etmekten başka suçu neydi Habib-i Neccar’ın da testereyle gövdesi ikiye ayrılmıştı?
 
Yedi Uyurlar” olarak da bilinen Ashab-ı Kehf’in mağaralara sığınmalarına, orada Allah’ın inayetiyle yaklaşık üç yüz yıl uyumalarına sebep, sadece ve sadece hakkın hatırını âli/ yüce tutmaları, batıla hayır demeleri değil miydi?
 
Cahiliye döneminde diri diri toprağa gömülen o masumelerin, kız çocuklarının neydi günahı? Onların bir günahı yoktu ki onlar adına onların hesabını Allah soruyor ve soracak da! İşte delili: “Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda,” (Tekvîr, 8-9 Demek ki gadre uğramış, mağdur edilmiş, hakları ellerinden alınmış masumların, masumelerin haklarının savunucusu bizatihi Cenab-ı Hak olacaktır.
 
İlk Müslümanların ağır işkence görmelerinin, öldürülmelerinin, yurtlarından çıkarılmalarının sebebi sadece ve sadece Allah’a ve resulü Hz. Muhammed Mustafa’ya (sallallahu aleyhi vesellem) inanmak değil miydi? Silsile hâlinde görülen işkencelerin, sürgünlerin sebebi sadece ve sadece bu değil miydi? Evet, öyleydi. İşte Kur’an böyle buyuruyor: “Onlar, yalnızca; 'Rabbimiz Allah'tır' demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıkarıldılar. Eğer Allah'ın, insanların kimini kimiyle defetmesi (yenilgiye uğratması) olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah'ın isminin çokça anıldığı mescidler, muhakkak yıkılır giderdi. Allah kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür.” (Hac, 40)
 
Hakikatten ayrılmayan âlimlerin çilesi
 
İslam’ın büyük imamı hak ve hakikati savunduğu, Kur’an ve hadisleri anlama ve yorumlamada devrin siyasi güçlerinin istekleri doğrultusunda hareket etmediği için türlü eza ve cefaya maruz bırakılmadı mı? Ömrünün sonlarına doğru zindanlara atılıp orada zehirlenerek öldürülmedi mi?
 
Bir âlim, ilminin izzeti ve şerefini üç günlük dünya saltanatına feda ediyorsa onun âlimliği zaten şüphe götürür. Sadece hakikati savunuyorsa o gerçekten âlimdir: “Zira hakkın hatırı âlîdir, hiçbir hatıra feda edilmez.” (Divan-ı Harb-i Örfî, Bediüzzaman Said Nursî)
 
Hak ve hakikatten sapanların nefis ve şeytanın istekleri doğrultusunda şu dünya hayatını cehenneme çevirmeleri sadece kendilerinin cennet hayatı yaşamalarını istemelerinden değil midir? Kendilerini kabul etmeyen herkesin türlü işkence ve eziyetlerle cezalandırılmaları hep masumiyetin bedeli değil midir?
 
Garabetler silsilesi
 
Raşit Halifeler döneminden sonra Emevilerden bu yana, değişik devletler içerisinde, hatta varlığıyla iftihar ettiğimiz Osmanlıda bile nice nice hadiseler vardır ki içinde nice nice masumların âhıyla ve onların gözyaşlarıyla yıkanmıştır. O zamandan günümüze kadar çeşitli siyasi olaylar sonrası -isimleri değişse de- birbirine benzer nitelikte; grup, aidiyet, iltisak, irtibat gibi hukuk garabeti olarak tarihe geçen ihdas edilmiş nice suçlar, suçlamalar vardır ki onların muhatabı masumlardır. Bilhassa bu tür siyasi davalarda kişilerin masumiyet karineleri sık sık ihlal edildiğinden masumlar zulme uğramakta ve masumiyetin bedeli çok da ağır olmaktadır. Çünkü toptancı bir anlayışın ürünü olarak kişi suç işlememiş olsa da adı geçen sebeplere dayanarak suçlu ilan edilmekte, yılları heba edilmektedir.
 
Hukukun en temel kurallarından biridir. Ceza yasalarında tanımlanmamış suç, suç değildir ve isnat edilen suç tarihinden öncesine suç yürümez. Bir de suç ve cezanın şahsiliği ilkesi vardır ki çağdaş maddi ceza hukukunun en önemli ilkelerinden biridir. Bu kural gereğince, kişi ancak kendisinin işlediği fiiller nedeniyle sorumlu tutulabilir, başkasının işlediği fillere iştirak etmedikçe sorumlu tutulamaz.
 
Devletin sistemi içerisinde, yasalar çerçevesinde, kendisinin yaptığı veya bilgisi dahilinde yapılan işlemlerden kişiye cezai müeyyidelere muhatap oluyorsa orada masumiyet cezalandırılıyor demektir. Yasal olarak açık, resmî kurumlar cezalandırma sebebi olamaz. Oluyorsa bu yasal olarak kurulmuş tuzaktan başka bir şey değildir. Bu tür durumlarda masumlar ekseriyetle masum olmayanlarca cezalandırılmaktadır.
 
Olağan olmayan hâller
 
1960 Darbesi, 1971 Muhtırası ve 12 Eylül yargılamaları hep aynı tarzın ürünü değil mi? Hatta buna İstiklâl Mahkemelerini de dahil etmek mümkün. O yargılamalarda haklarında cezai hüküm ihdas edilenlerin, hükümleri infaz edilenlerin gerçekten ne kadarı suçluydu? Siyasi veya askeri idarenin baskısı neticesinde hakimler gerçekten vicdanlarının sesini dinleyerek ne kadar özgür karar verebildiler bu konuda? Devrin kudretli generali ve Devlet Başkanı Kenan Evren’in -daha sonra yalanlamış olsa da- "Adaletli olsun diye bir sağdan bir soldan astık." sözlerinin ağırlığı altında hakimler kararlarında ne kadar hakkaniyetli davranabilmişlerdir? Adaletin tesis ve tecelli etmesinde birinci derecede sorumlu olan hâkim ve savcıların kararlarını alırken sadece hukuk çerçevesinde hareket edebilmesi beklenir. Peki, bu gerçekten mümkün mü veya ne kadar mümkün? O günlerin canlı şahitlerinden merhum Abdurrahim Karakoç içi bunalan, daralan gönüllere tercüman olur Kara Haber şiirinde: “Üç aylık bebekler tutuldu taşa,/ Düşmanlar geriden eyler temaşa./ Yaratan böylesin vermesin başa,/ Zor geliyor, zor geliyor gardaşım...
 
O günlerden bugüne, hele olağanüstü hâl durumlarında bağımsız ve tarafsız olması gereken yargı ne kadar bağımsız ve tarafsız olabilmiş, öyle hareket edebilmiştir; tartışılır!..
 
Bedel ödemenin deprem hâli
 
İzmir başta olmak üzere, bütün Ege’ye ve bütün Türkiye’ye geçmiş olsun. Bu depremde de birçok kişi hayatını kaybetti, yaralandı, malından mülkünden oldu. Bazılarının canlarına bir şey gelmese de en hafifiyle yıllarının emekleri zayi oldu. Ee, şimdi durup düşünelim: Ölenler mi suçlu yoksa o yapıları depreme dayanıklı olarak yapmayan, yapılması konusunda gerekli hassasiyeti göstermeyen yetkililer mi?
 
Eğer yasalarda yapılmasını amir hususları görmezden gelmesi noktasında bazı hediyeler sunulmuşsa o hediyeyi alan da veren de buna göz yuman da bu istenmeyen durumların sorumlusudur, ölen o masumların sebepler dairesinde katilidir. Bir de dükkânlarını genişletmek için binaları ayakta tutan kolonları kesen dükkân sahipleri var; bu felakette bir diğer baş sorumlu olanlar bunlardır!
 
Söz uzadı, dert büyük çünkü. Bu dünyada masumların, masumiyetin bedeli hep horlanmak, can feda etmek öyle mi? Baksanıza gül, bile ne kadar az yaşıyor dalında, güzel görünüşüne ve güzel kokusuna bedel!..
 
Masumların tek tesellisi İki Cihan Güneşi’nden: “Dünya mü’minin zindanı, kâfirin Cennetidir.”. Masumlar haklarını alır elbette kendilerine zulmedenlerden; ama bugün ama yarın!..
 
Not: Başta İzmir olmak üzere, sarsıntısı bütün Ege’de hissedilen depremde vefat edenlere Allah’tan rahmet, yaralılara şifa, kalanlara sabır ve metanet dilerim. Geçmiş olsun İzmir, geçmiş olsun Türkiye’m!
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum