Reklam
CEVAHİR KADRİ

CEVAHİR KADRİ

EDEBİYAT-KÜLTÜR-SANAT

'Benzemez Kimse Sana'

27 Aralık 2020 - 13:19


Ne zaman benzemek kelimesini duysam dilime güftesi Rüştü Şardağ’a bestesi Fehmi Tokay’a ait olan o şarkı dilime dolanıverir: “Benzemez kimse sana tavrına hayran olayım/ Bakışından süzülen işvene kurban olayım.” Şarkılar hallerimi bazen daha iyi anlatır, öyle değil mi? Geçelim.

Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” hadis-i şerifini duymayanımız yok gibidir. Bu hadis-i şerifte, Müslümanların öz benliklerine sahip olması, başka milletlere, inanç sahibi kimselere benzememesi gerektiği hatırlatılıyor.

Kendimi bildim bileli, her yıl başına yakın bir zamanda bu konu gündeme gelir: Başkasına benzemek. Hutbelerde, vaazlarda, sohbetlerde, yazılarda sürekli olarak işlenen bir konudur bu. Konuya delil olarak da yukarıda zikredilen hadis-i şerif gösterilir. Bunca zamandır bu konu işlendiği, ele alındığı hâlde bu anlatımlar toplum nezdinde ne kadar etkili olmuştur, olmaktadır? Bu konuların bu tarz ve üslupta ele alınması, gerçekten tartışılması gereken bir durumdur.

Konunun uzun süre ve çok defa anlatılmış olmasına rağmen insanların anlatılanların aksi istikametinde hareket etmeye devam ediyor olması iki ihtimali akla getirir: Ya toplum anlayışsız, başına buyruk, akıl ve mantık nimetlerini kullanmayan, sadece nefsinin heva ve hevesleri doğrultusunda hareket eden bir özelliğe sahiptir ya da konuyu ele alan düşünce sahiplerinin sözleri ve fiilleri arasında büyük uçurumların varlığı söz konusudur. Belki daha çok ikincisi!..

Din, Allah indinde İslam’dır

İslam’ın son din olduğuna imanımız tamdır, buna şüphe yok!.. Âyet-i kerimelerde bu, çok açık ve net bir şekilde ifade edilmiş: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.” (Maide, 3) “Hiç şüphesiz din, Allah katında İslam'dır.” (Âl-i İmran, 19) Sonsuz derece hamdüsenalar olsun ki biz de iman edenlerden olduk. Rabbim ayağımızı kaydırmasın, kalbimizi eğriltmesin, vicdanlarımızı sakatlamasın. Bu bir gerçek.

Bir gerçek de Allah’ın son dinine iman etmiş Müslümanların içler acısı, yürekler burkan hâli var. Üstelik yine Allahü Teâlâ’nın “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân, 139) şeklindeki müjdeli, ümit gamzeden nurlu beyanlarına âdeta zıt bir şekilde.

İslamiyet hiç şüphe yok ki fıtrat dinidir. Her insan bu fıtrata uygun bir şekilde yaratılmış ve dünyaya öyle gönderilmiştir. Ailesinin sosyolojik durumuna göre o, farklı dinlere mensup olarak geleceğe yürür. Nitekim İki Cihan Güneşi (sallallahu aleyhi vesellem) “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” buyurarak bu gerçeği ortaya koyar.

Mültecilerin göç istikameti

İnsan fıtratına en uygun din olan İslamiyet’in getirdiği kurallar, insan hayatına çizdiği sınırlar -bir bakıma- bu fıtratı korumaya matuftur. Bu gerçeği bugün daha iyi anlıyoruz. Neden mi? Cevabı hemen hemen her gün ajanslara yansıyan haberlerde, bilhassa mülteci haberlerinde gizli.

Siz hiç bugüne kadar Avrupa ülkelerinden, Amerika’dan İslam ülkelerine doğru bir göçün yaşandığına şahit oldunuz mu? Geçmiş yüzyıllarda belki olmuştur, ama günümüz dünyasında böyle bir gerçeklik yok! Bunda İslam ülkelerinin basiretsiz ve halkını düşünmeyen yöneticileri kadar Batılı devletlerin İslam ülkelerini karıştırma, oralardaki huzuru baltalama ameliyesi etkili. Değerler iki elden bir bir yok ediliyor. Ülkelerin adını bir bir saymaya, oradaki ortamı anlatmaya lüzum var mı?

İslam âleminin perişanlığı

Prof. Dr. Turan Uslu Hoca sosyal medyada hesabında, İslam dünyasıyla ilgili olarak “İslam dünyasında özgürlükçü, insan fıtratına uygun, insanı esas alan, israf etmeyen, üretken, şeffaf, realist, rasyonalist, aklı ve bilimi esas almış bir tane yönetim sistemi yoktur, maalesef.” diyerek bir durum tespitinde bulunmuş ve bu tespitini şöyle açıklamış:

Demem o ki İslam âlemi hem inanç bakımından hem de medeniyet bakımından, bir buhran, inanılmaz bir geri kalmışlık yaşamaktadır, bu durumda kafası çalışan, entelektüel seviyesi yüksek birçok insanın inancını koruması da çok zordur. Eleştirdiğimiz ve kısmen eleştirmekte de haklı olduğumuz batı medeniyetinin her yönüyle fersah fersah gerisindeyiz.”

Uslu Hoca ayrıca sözü, akıl ve ruh sağlığımızın korunması konusuna getirerek can alıcı bir soru sormuş: “Bu buhran içinde insanın akıl sağlığını ve iman selametini koruması son derece zordur. Bu durumu kabullenmeden bu duruma çare bulmak da mümkün değildir. Bir tane bile medeni İslam ülkesi olmaz mı?” Şimdi, kafamızı iki elimizin arasına alıp düşünelim bakalım; Hoca haksız mı?

Herkes Anayasaya bağlı kalsa

Ülkemizde geçen yüzyılda, nispeten demokrasiye geçilmiş. Demokrasiyle gelen iktidar, kendi yasal sınırlarıyla yetinmek istememiş, karşı düşüncedekiler onları daha sonra hain bir darbe ile yönetimden uzaklaştırmışlar. Darbeciler, usulen yargıladıkları Başbakanı ve Bakanları idam etmişler.

Herkes yazılı anayasaya bağlı kalsa, kanunlar daima halkın menfaatine uygun bir şekilde hazırlansa ve hukuk muktedirlerin bir sopası olmaktan çıkarılabilse daha iyi olmaz mıydı? En başta bu problemi halledebilseydik yeter de artardı bize.

Fransa Sorbonne Üniversitesinde doktorasını yapmış, bayrağına ve ülkesine âşık bir kıymet Doç. Dr. Nurettin Topçu’ya yurda döndüğünde İstanbul üniversitesinde kadro verilmez. Topçu, kendisi gibi bir “İstanbul Beyefendisi” olan Prof. Dr. M. Orhan Okay'a gönderdiği, 11 Nisan 1965 tarihli mektubunda, o yılların atmosferini, siyasi ve sosyal havasını, anlayışını bizim ülke olarak neden tam olarak medeni olamadığımızı, 1960 Darbesi sonrası ülkenin içinde bulunduğu fikri ve sosyolojik atmosferin nasıl olduğunu, iç burukluğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyar:
 
Hizmetine ömrümü harcadığım memlekette, dostlarım kalmadı gibi bir şey. İnsanın düşkünlüğünü, sefaletini bilirdim ama ruh sefaletinin bu kadar karanlığını görmemiştim. İnsan diye emek verdiklerimin hemen hepsi de ruh ve mana mefhumuna yabancı, menfaat kölesi birtakım haşerelermiş. Ahlâksızlığın ummanı olan bu Şark’ı, yaşadıkça tanıyorum. Burada insanı fenerle arayanlar yanılmamışlar. ‘Müslüman’ız diyen insan yığını’ yok mu? Onlar, Şark’ın en aşağı tabakasını teşkil ediyor. Yaşanan şekliyle Müslümanlık Şark’ı bitirmiş. Buraya artık ne ilim girer, ne ahlâk, ne de Allah uzanır bunlara… Bunların önce her şeyi bırakıp, insanlık devrine girmeleri lâzım…

Üstat Akif’e göre Batı ve Batıdan alınması gereken

Üstat Mehmet Akif Ersoy’un (Allah ondan razı olsun.) düşünce yapısı ve yaşama biçimi bellidir. Osmanlı Devleti’nin girmek zorunda kaldığı Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Teşkilât-ı Mahsusa’nın tevdi ettiği bir görevle Almanya’ya giden ve orada üç ay kalan merhum Mehmet Akif Ersoy’a bu görevden döndüğünde sorarlar: “Avrupa’yı nasıl buldunuz?” Üstat Mehmet Akif Ersoy’un belki asırlarca kulaklarımızda çınlayacak olan o veciz ifadesi bir kurşun gibi çarpar yüzümüze: “Dinleri var işlerimiz gibi, işleri var dinimiz gibi!” Öte yandan Asım şiirinden bir dize: “Ne deyim dinleri bâtılsa, herifler insan.

Üstat Akif, elbette Batıyı ve Batılıyı keyfi bir hayranlık edasıyla methetmiyor, onun yaşayışına kuru kuru alkış tutmuyor. Onların Kur’an’a ve İslam’a uygun olan ve bu çerçevede onların örnek alınması gereken hâllerini ortaya koyuyordu. “Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini;/ Veriniz hem de mesâînize son sür’atini.” diyerek Batı’nın aslında İslam’ın malı olan ilim ve fende ilerlemenin, okumanın, gayretin tekrar bizde yeşermesini istiyordu. Bu, dün yapılması gerek asıl bir işti, bugün de öyle, yarın da öyle olacaktır!

Kanada Metodist Kilisesinin özel mezhep lisesi olarak kurulan University of Regina, 1911 yılında, üniversitenin lavabosunda Müslüman öğrenciler için abdest alanı yaptırmış. Ülkemizdeki tuvaletlerin yanında abdesthaneler var. Ama bahsi geçen abdest alma bölümü daha temiz, sağlıklı, estetik ve kullanışlı. Ülkemizdeki camilerde var olan abdesthanelerin durumuyla onu kıyasladığımda “amel-i salih” kavramını yeniden düşünmeliyiz derim.

Basiretli liderler

Basireti açık, ufku geniş, kendi ve yakın çevresinin menfaatlerinden ziyade halkının menfaatlerini düşünen, özgürlükçü, hak ve hukuka bağlı, gerçek anlamda adil liderler ancak ülkesini cazibe merkezi hâline getirebilir.

Bosnalı Müslümanların lideri “bilge kral” Aliya İzzetbegoviç’e “İyi bir Hristiyan’a kötü bir Müslüman’dan daha çok saygı duyuyorum.” sözünü söyleten nedir? İyi her yerde iyi, kötü her yerde kötüdür.

Okuduğum güzel bir cümleyi lâedri olarak şuraya iliştireyim: “Ülkenin aydınına kanat takacaksın, bileğine kelepçe değil.” Hiçbir siyasi hareket, ülkenin aydınlarından korkmamalı. Bilinmeli ki onların baş tacı edilmesi, bir bakıma okumanın öğrenmenin baş tacı edilmesidir. Bu da İslam’ın “Oku!” emrinin bir gereğidir.

Allah adaleti emreder

Önemli bir soru: Adına İslam dünyası denilen coğrafyada Saadet Asrı’ndan ve Raşit Halifelerden sonra adalet, hak, hukuk gibi evrensel insani konularda İslam’a uygun dönemler ne kadar yaşanmıştır? Ömer b. Abdülaziz dönemi hariç tutulursa buna olumlu cevap vermek ne kadar mümkündür? Oysaki Kur’an’a göre, yönetimde birinci esas adalettir ve adalet, otuzdan (30) fazla ayet-i kerimede geçmektedir.  “Ey Davud! Biz seni ülkede hükümdar yaptık, sen de insanlar arasında adaletle hükmet, keyfine uyma ki seni Allah yolundan saptırmasın. Allah yolundan sapanlara hesap gününü unuttukları için, şiddetli bir azap vardır."(Sad 26) ayeti onlardan sadece biri. Ayrıca, “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide, 8), “Şüphesiz Allah, adaleti, ihsanı, yakınlara vermeyi emreder.” (Nahl,90) ayetlerde adil davranmanın emredildiği ve en büyük ölçü olduğu belirtilmektedir.

Devletin işleyişinde önemli bir yeri ve görevi olan “noter” kavramının temelini Kur’an’ın “en uzun” ayetinin (Bakara, 282) teşkil ettiği, noter kelimesinin orada “katib-i adl” yani “adil bir kâtip” diye isimlendirildiği unutulmamalıdır.

Kim, kime benzemiş?

Adalet”e bu kadar önem atfeden Kur’an ve İslam bir yanda, onu uygulamayan Müslümanlar bir yanda. Diğer yanda da onu hayatlarının gayesi olarak belirlemiş, yasalarına onu yerleştirmiş, uymada da titizlik gösteren gayrimüslimler!.. Elbette Batılılar da asla, öteden beri böyle hakkaniyet ve adaletin temsilcileri değildi, ama geçmişten ders çıkararak günümüzde öyle adil bir sistem kurdular.

Çalışmak İslam’ın emri, şimdi batılıların ahlakı. Çalışmadan, sırf hamasi nutuklarla geleceği inşa etme düşüncesinde olanlar bir yana, çalışmayı hayatın vazgeçilmezleri arasında sayanlar bir yana.

Âdil davranmak, hak hukuku gözetmek, işçinin hakkını gözeterek vermek İslam’ın emri. Bunu “hukuku dolanmadan” gerçekleştirme yolunda olanlar bir yana, keyfi hareket ederek işçinin hakkını hukukunu gözetmeyen, insanın temel hak ve hukukuna riayet etmeyenler, türlü bahanelerle insanların hakkını alanlar bir yana.

Şimdi Batılılarda olduğu gibi adaletli davranalım, çalışalım, hak ve hukuku gözetelim demek, onlara benzemek mi? Bu bağlamda onlara benzemek, benzemeye çalışmak hadiste belirtilen ikaza dahil mi?

Adalet ve özgürlükler turnusol kâğıdı

Müslüman tez elden Kur’an’da belirtilen İslam’ın emirleri doğrultusunda hayatını düzenlemeli, ondan sonra başkasına benzememeye gayret etmelidir. Bu konuda turnusol kâğıdı, bilim insanlarının ve mültecilerin göçünün istikametidir, bu genel geçer bir ölçü olarak karşımızda duracaktır.

Ne zaman ki mülteci akını Batı ülkelerinden Doğuya, İslam ülkelerine doğru olur. O zaman bu ülkeler insan hakları, özgürlükler, adalet, hak ve hukuk konularında cazibe merkezi, gerçek anlamda bir “barış yurdu” olarak İslam ülkesi olmuş olur. Yoksa bu konu, daha çok konuşulmaya devam eder.

Batının ilmi, tekniği, dürüstlüğü, çalışkanlığı, hakkaniyetli oluşu, adil davranması, yasalara uyması, düşünce, ifade ve inanç özgürlüğü vb. temel evrensel insan hakları hususunda örnek alınması gereken bir model olarak karşımızda duruyor. Allah, kendisine inanmayanların da rızkını veriyor. Bu konular, İslam’ın da zaten emrettiği hususlardandır; bu konuda onlara benzemek hadis-i şerifte ikaz edilen benzemelere elbette dahil edilemez. Bunlar, Müslümanların olmazsa olması gereken vasıflarıdır zaten.

Allah bizi insan eyleye

Hâsılı, Alvarlı Efe Hazretleri’nin “Allah bizi insan eyleye...” duasını, Yaşar Kemal’in "Dünyada her şey olmak kolay, ama insan olmak zor.." ve Tolstoy’un “İnsan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır.” ikazlarını unutmayalım. İnsan olmaya ve insan kalmaya bakalım. Ancak o zaman, dini hayatın da hakkını vermiş oluruz. Vesselam.

Not: Bütün okurlarımın yeni yılı kutlu olsun. Yeni yılın nice hayırlara, adalet ve hakkaniyete, özgürlük ve huzura vesile olmasını dilerim.

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 2 Yorum
  • Metin IŞIK
    3 ay önce
    Kaleme kelâma ilme irfana sağlık
  • Mehmet Şen
    3 ay önce
    Ömrühayatımda okuduğum en iyi köşe yazılarından biri desem az, en iyisi!.. Kuş tüyünden kaleminize sağlık Cevahir Kadri Bey.