Reklam
R. Serdar Özmilli

R. Serdar Özmilli

Kiralık Kalem (Satılık değil ama)

ÖZGÜRLÜĞÜ DOĞRU ANLAMAK

19 Şubat 2021 - 10:52

(Ey çocuklarım!) Bir civata ne kadar özgür değilse, bir somun da o kadar özgür değildir. Olmamaları da gerekir. Özgürlüklerini de birbirleri sınırlandırmış değildir. Kaderleri, görev ve sorumlulukları, onları yapan usta tarafından (ve hattâ imâlât süreçleri başlamadan önce, daha proje aşamasındayken) belirlenmiştir. Ve zaten sınırsız özgürlük felâkettir. Ve civatanın da somunun da şöyle bir şarkı söylemeleri ahmaklıktır, anarşistliktir:
Hiç rahat yok mu bana şu yalancı dünyada
Hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
Hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne
Köle miyim sana ben sana ne sana ne
Canım nasıl isterse gezer eğlenirim sana ne

Bu şarkıda muhatap kimdir? Allah mı? Toplum mu? Nikâhlı koca (veya karı) mı? Nikâhsız oynaş mı? Kendisini uyaran bir arkadaş mı? Yoksa ebeveyn mi? Ya da “Edep yâhû!” diyen bir nidâ mı? Yani kime ve niçin kafa tutuluyor, kime ve niçin isyan ediliyor? Muhatap kim olursa olsun, sözlerde ben, isyan, küstahlık, şirretlik, anarşi ve edepsizlik olduğunu düşünüyorum. İnsanımıza, gençlerimize bu sözlerin pompalanmasını bir musibet, bir belâ olarak görüyorum.

(Ey çocuklarım!) Herkes rolünü, yönetmenin istediği şekilde iyi oynarsa herkes memnun ve mutlu olur. Civata da somun da ustanın kendilerine biçtiği rollerini en iyi şekilde yapmaya özen göstermelidirler. Hiçbiri sorumluluğundan kaçmaya çalışmamalı, tembellik etmemeli veya rolünü büyütmeye kalkışmamalıdır. Ancak o zaman her şey yolunda gider ve böylelikle ikisi de kazanç içinde kazanç elde ederler. Her şeyden önce ustayı kızdırıp çöpe atılmaktan, potada eritilmekten kurtulurlar. Sonra, civata somuna, somun da civataya sıkıntı değil mutluluk vermiş olur. Karşılığında herbiri de mutsuz olmaktan kurtulur. Son olarak; onların mutlu birliktelikleri, bünyesinde bulundukları makineyi de mutlu eder, onun verimli çalışmasına vesile olur. Bu arada tekrar hatırlayalım; civatanın da somunun da görevleri, sorumlulukları ve yetkileri, onların üreticisi tarafından belirlenir. Gerek civataların gerekse somunların (o küçücük civata akıllarıyla, o küçücük somun akıllarıyla) bunu belirleme hakları yoktur. Gerçekten akıllı olmak, ne güzel bir nimettir değil mi?

(Ey çocuklarım!) Emir almak bir baş belâsı değildir. Bölük Komutanı? Yüzbaşı’dır değil mi? Adından hareketle, “yüz kişinin başındaki kişi” diyelim. Seçilmiş midir, atanmış mıdır? Yüzbaşı, sorumluluk ve yetkilerini kendi mi belirlemiştir? İstişare ile alacağı bazı kararların bulunabileceğini saklı tutarsak, bölükte emirleri kim verir? Yüzbaşı, insan olarak bölükteki yüz insanın herbirinden daha mı değerlidir? Bölükteki yüz insanın içinde, kapasite bakımından yüzbaşıdan daha çaplı, daha zeki, daha akıllı ve (diğer rütbelileri düşünürsek) daha deneyimli olanlar bulunabilir mi? Emirleri yüzbaşının vermesi, doğru mudur ve bu, hayır mı şer mi getirir? Emri alanların ne yapmaları gerekir ve ne yaparlarsa doğru olur? Bütün sorularım muvacehesinde bu işleyişin böyle olmasına bir itirazınız var mıdır? Peki öyleyse bu feministlere hiç mi bir şey söylemek istemiyorsunuz? BAŞKA SORUM YOKTUR. TEŞEKKÜR EDERİM.


ÇOBANIM DİYE KASILMA! ÇOBAN OLMAYI SEN Mİ İSTEDİN?

(EY ÇOCUKLARIM!) Anne babanın, insanî açıdan da İslâmî açıdan da yerini bilmeyenimiz yoktur, değil mi? Evet, hepimiz bu gerçeği bilmekteyiz. Hattâ Cennet’in anaların ayaklarının altında olduğunu da bilmekteyiz. Ve bu bilgimizin doğruluğuna, mantıklı olduğuna da inanmaktayız. Bu bilgilerin doğruluğunu ve önemini en başta Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Mü’miniz, Müslümanız elhamdülillah, KUTSAL KİTABIMIZ NEYİ EMREDİYORSA SEVE SEVE BAŞ ÜSTÜNE DEMEYE HAZIRIZ. Annemizin ayağını öpsek yeridir. “Neden ben annemin ayağını öpecekmişim, neden o benim ayağımı öpmüyor?” da demeyiz, değil mi? Tamam. Şimdi şunu sormak istiyorum:

Şayet Semavî Mesaj’da bunun tam tersi yazılmış olsaydı? Yani, Cennet’in, evlâtların ayakları altında olduğu belirtilmiş olsaydı ve evlâda “Üf!” bile denilemeyeceği, onun bütün isteklerinin emir sayılması gerektiği yazıyor olsaydı, ‘Çocuklarımızın ayağını öpsek yeridir.’ denilmiş olsaydı… Hattâ hattâ secde etmemiz isteniyor olsaydı… Meselâ yani(!) Ne yapardınız? Nasıl davranırdınız? Ben nasıl davranacağınızı biliyorum, ÇÜNKÜ GERÇEKTEN İMAN ETMİŞ SAMİMİ MÜSLÜMANLARSINIZ. HEPİNİZ EMRE UYARDINIZ. Size de bu yakışır zaten.

Emri emir olarak bilmek ve ona itaat etmek, doğru olandır. Emir hoşumuza gitmese bile, mantığını ve hikmetini kavrayamamış olsak bile. TABİ BU ARADA UNUTMAMALIYIZ Kİ, İSLÂM BİR PAKETTİR; MÜSLÜMAN OLMAK İSTİYORSAK, O PAKETİ OLDUĞU GİBİ KABULLENMEK ZORUNDAYIZ. “Şu tarafını kabul ediyorum ve alıyorum, şu tarafı bana saçma ya da yanlış geliyor…” deme lüksüne sahip değiliz.

Şimdiiiiii… Sevgili oğlum, “çoban”, atanır mı seçilir mi? Cevabını sonra verelim. Diyelim ki sen, seçimle değil de atamayla çoban oldun. Tersi de olabilirdi, yani insanlar sürü, koyunlar çoban yapılabilirdi. Ama böyle olmadı; bir insan, yani sen, koyunların başına çoban yapıldın. Koyunlara da bunun böyle olduğu söylendi. Koyunlar itiraz etmediler. (Feminist olanları, hümanist olanları, komünist olanları ve biraz da ateist olanları hariç tabi.) Koyunlarla tanıştın ve işe başladın. Ama sana bu görevi veren, seni uyardı:

“-Sayın Çoban Efendi, süründen sorumlusun! Onların iyi beslenmelerini sağlamak zorundasın. Onları kurtlara kaptırmamalısın. Uçurumdan yuvarlanmamaları, sakatlanmamaları, hasta olmamaları, kaybolmamaları… bol yavru vermeleri, sütlerinin bereketli olması… bunlar hep senin sorumluluğundadır, haberin olsun.” Sana bunlar söylenirken, koyunlar da duydular ve sana dikkatli dikkatli baktılar. İşte tam da bu sırada, sen eğer akıllı bir adamsan, sormaz mısın: 

“-Arkadaş, bu kadar sorumluluğu omzuma yüklüyorsunuz, kabul. Ancak sorumluluğumu yerine getirebilmem için bana hiç mi yetki vermeyeceksiniz? Uçurumdan yuvarlanmalarını engellememi istiyorsunuz, ya örneğin koyunlardan biri ısrarla uçuruma doğru gitmeye kalkışırsa… Onları iyi beslememi istiyorsunuz, ya en güzel meralara götürdüğüm halde nazlanır otları beğenmezlerse… Kurtlara kaptırmayacağım, tamam ama sürüden ayrılanı kurt kapar, bazıları ille de sürüden ayrılma eğilimi gösterirlerse… Sorumluluk veriyorsanız, selâhiyet (yetki) de vermeniz gerekmez mi?” 

Evet, sen, haklı olarak bu şekilde sızlandın. Senin bu sızlanmanı koyunlar da duydular. Sen de koyunlara dönüp
“-Sayın koyunlar, durumu görüyorsunuz. Bu çobanlığı ben kendim istemedim. Aslında omzuma birçok sorumluluk yüklenmek anlamına gelen çobanlığa hiç de meraklı değilim. Ama getirip omzuma koydular ve sonra da benden sizin hesabınızı soracaklarını söylediler. Bütün bunları iyi anlayın ve benim işimi zorlaştırmaya, benim başımı yakmaya kalkmayın lütfen. Benim, şahsım adına, iyi beslenmeniz beslenmemeniz, uçuruma düşmeniz düşmemeniz, bol süt vermeniz vermemeniz, hasta olup olmamanız çok da anlam taşımıyor. Fakat çoban olarak… bütün bunlar çok önemlidir. Akıllı olun, akıllı davranın. Siz de mutlu olun, ben de mutlu olayım. Sizi bana teslim ederek bana bu görevi veren de bizden razı olsun.” dedin. Sonra sordun:
“-Ey koyunlar, siz benim neyimsiniz?” Cevap verdiler:
“-Biz senin, Allah’ın emri ve Peygamber’in kavliyle sürünüzüz.” Sen şunu da sordun:
“-Peki, ben sizin neyinizim?” Cevap verdiler:
“-Sen bizim, Allah’ın emri ve Peygamber’in kavliyle çobanımızsın.

Evet, koyunlar işin gerçeğini kavramışlardı. Allah’ın emrini (Hâşâ) mantıksız falan bulmadılar. Koyunist dernekler falan kurmaya kalkışmadılar, özgürlük feryatları falan atmadılar. Akıllıydı koyunlar. Bunun üzerine dedin ki:

“-O hâlde ey koyunlar! Benim izin vermediğim tarlalara girmeyeceksiniz. Benim izin vermediğim otları yemeyeceksiniz. Yavrularınıza doğru dürüst bakacak, sütünüzü bol bol vereceksiniz. Sorumluluklarınızı bilecek, kıçınızı başınızı açıp kurdu canavarı peşinize takacak şekilde orda burada gezmeyeceksiniz!.. Ben sizin için her şeyin en iyisini, en hayırlısını isterim. Çünkü siz bana verilmiş emanetlersiniz ve sizi gerçekten çok seviyorum, size değer veriyorum. Sizinle ilgili sorumluluklarımı yerine getirebilmek için canımı bile vermeğe hazırım, bunu bileceksiniz.

Şimdi söyle bana evlâdım; bütün bu senaryo içinde koyunlar, çobanın emri altına girmişlerken içlerinden biri ya da birkaçı kalkıp da itiraz eder ve “Biz özgürlük istiyoruz. Dilediğimiz yerde, dilediğimiz gibi gezip tozmak, otlamak istiyoruz. Hattâ canımız isterse otlamaya da biliriz, süt vermeye de biliriz. Bize kimse karışamaz.” derlerse, doğru bir iş yapmış olurlar mı? Bunu demeğe hakları var mıdır? Ve çoban, onların düşmanları mıdır? Çobansız sürünün başına neler gelebilir?

Sevgili oğlum, ben bunları anlatırken, sen şu hadis-i şerifi aklından geçirmişsindir mutlaka: "Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mesulsünüz. Yönetici çobandır. Aile reisi erkek, ailesinin çobanıdır. Kadın evin ve çocuğun çobanıdır... Hâsılı hepiniz çobansınız ve sürünüzden mesulsünüz." (Buhari, Nikah, 90).

Ne buyurursun oğlum? Baş tarafta, “İslâm (Müslümanlık) bir pakettir,” dedik, paket olarak almak durumundayız. İşine geleni al, işine gelmeyeni alma, yapamayız. Şimdi bu hadis-i şerifteki “Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mesuldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mesuldür.” hükmünü ne yapalım? Eeey erkekler, sizleri ve bütün kâinatı yaratan Allah, sizin omzunuza bir sorumluluk yüklüyor. Siz istemeden. Doğal olarak beraberinde bazı yetkiler de veriyor. Siz istemeden. Bu sorumluluğu kadınlara da yükleyebilirdi elbette ama hayır, size yüklemiş. Hikmetinden sual olmaz ama elbette bunda çok hikmetler var. Çobansınız. Çoban serbest midir, özgür müdür? Asla! Bu şu anlama da gelir, sürünüzle ilgili bütün olumsuzluklardan hesaba çekileceksiniz ve şayet siz üzerinize düşenleri yapmadıysanız; dikkatli olmadıysanız, özverili davranmadıysanız, gayretli olmadıysanız, kendinizi yetiştirmediniz ve onlara eğitim vermediyseniz, âciz kaldıysanız, kendiniz yanlış işler yaptıysanız ve yani onların olumsuz durumlara düşmelerine neden olduysanız cezalandırılacaksınız! Ve eeey kadınlar, evlâtlar, hattâ küçük kardeşler… durumu görün lütfen ve çobanın işini zorlaştırmayın! Kitabı orta yerinden açın, Allah’ın kitabını, Peygamber’in kitabını. Orada ne yazıyorsa hepiniz ona uyun. Ve eeey feministler, akıllı ve insaflı olun, boyunuzdan büyük işlere kalkışmayın, insanların arasına fitne ve fesat sokmayın, eşlerin arasını açmayın, yuvaları yıkmayın! İblis’le iş birliği yapmayın! Lütfen.

Anladın mı oğlum, “Allah’ın emriyle, Peygamber’in kavliyle…” diye yola çıkmak ne demekmiş? “Ben senin neyinim?” sorusuna, “Sen benim kocamsın.” ya da “Sen benim karımsın.” şeklinde cevap verebilmenin anlamını ve önemini ve güzelliğini anladın mı? Allah’ın çizdiği mutluluk yolunun bu olduğunu anladın mı? Yok erkek arkadaşmış, yok kız arkadaşmış, birlikte yaşamakmış, yok gayr-i meşrû ilişkiymiş, yok çocuk yapmak için ona baba aramakmış… Cırt diye boşanmakmış… Serbestlikmiş, özgürlükmüş, yaşantısına karışılmamakmış… Adım adım şirazeden çıkmaktayız! Haberin olsun vesselâm.

 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum