CEVAHİR KADRİ

CEVAHİR KADRİ

EDEBİYAT-KÜLTÜR-SANAT

Bayram ve Kurban

15 Ağustos 2020 - 15:45 - Güncelleme: 15 Ağustos 2020 - 19:21

Bir Kurban Bayramı’nı daha geride bıraktık. Bayram geçti ama neden şimdi kurban yazısı, diye aklından geçiren okuyucularımız olabilir. Kendi mantıkları içerisinde elbette haklılar. Bizim de haklı sebeplerimiz yok değil.

 

Biz de Kurban Bayramı vesilesiyle bir sıla-i rahim yapalım, aile büyüklerimizi ziyaret edelim dedik. Her yerin imkânı bir değil. Günümüzde hayatın vazgeçilmezlerinden olan internet, her yerde aynı derecede bulunmadığından yazılarımızı iletemedik. Zira köyde bırakın interneti telefon bile birçok noktada çekmiyordu. Bu sebeple konuyla ilgili yazımızı bayram sonrasına saklamış olduk. Fakat vakti geçse de yazılar faydadan tamamen hali değil; her yazıda illaki istifade edeceğimiz bir yön mutlaka vardır.

 

Şimdi gelelim, meselenin can alıcı kısmına. Kimler bayram etti, kimler edemedi? Bunun tespititam olarak yapılabilmiş midir bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki bayramları bayram olarak geçiremeyen birçok insan, birçok aile var. Bayramda asıl mesele, başkasının bayram etmesine, bayramı gerçekten yaşamasına vesile olabilmektir. Kişi bu ölçüde, bayramıgerçekten yaşamış, bayramlar da topyekûn olarak yaşanmış olur. Bunu öncelikle kendime söylüyorum.

 

Eserleri dünya klasikleri arasında yer alan büyük edip Lev N. Tolstoy, başkasının derdiyle dertlenme konusunda söylediği şu cümlesinde ne kadar da haklıdır, öyle değil mi? “Acı duyabiliyorsan, canlısın. Başkalarının acısını duyabiliyorsan, insansın.” Evet, soralım kendimize “Ne kadar insanız?” diye! Hâl böyleyken, başkalarına acılar yaşatanların durumu nedir acaba?

 

Bayramları bayram olarak geçiremeyenlerin sebepleri çok olduğu gibi bu sebeplerin türleri de çoktur. İncelenmeye değer bir husus doğrusu. Hiç şüphe yok ki imkânsızlıklar bunun baş sebebidir.

 

Bir de fertlerin kendinden kaynaklanmayan, başkalarının sebep olduğu durumlar vardır ki bu, en dayanılmaz, en çekilmez olanıdır.

 

İmkân denince akla hemen maddiyat gelir ama bu bazen maddiyat ötesi bir şeydir. Meselâ, aile maddi bakımdan müreffehtir ama birliktelik yoktur, yine ağız tadı, gönül huzuru içinde bayram edemez.

 

Aile birlikteliği olmadığı zaman orada bayramın esamesi okunmaz zaten. Onun içindir ki ağız tadı ve gönül huzuru içinde bayramlar geçirilmesi en temel dileğimizdir.

 

Ailenin bir arada olmayışı bazen ekonomik sebeplere bazen de siyasi ve sosyal sebeplere bağlıdır. Aile bireyleri farklı şehirlerde kimi çalışarak maddi geliri artırmak, kimi okuyarak geleceğini kurmak derdiyle birbirlerinden uzakta olduğundan bir arada bulunamıyorsa bu hüzün verse de keder vermez, bireye huzursuzluk yaşatmaz. Ya diğerleri?..

 

Aile fertlerinden biri siyasi sebeplerle ayrı tutulmuş, ömrün bir kısmını ailesinden, çocuğundan ayrı geçirmek zorunda bırakılmışsa bu, insana hem hüzün hem de keder verir. Hüzün ve kederin yıkıcılığıyla sarsılan insan, ciddi bir sabır gösteremezse yaşama sevincini de kaybeder; dünya onun için anlamsız hâle gelir. Kişinin sağlam bir imanı yoksa yaşamanın bir anlamı kalmaz, geceyle gündüz arasındaki bariz fark ortadan kaybolur. Huzursuzluklar sarar her yanını. Çocuklarla anne babaları arasındaki insicam, uyum, anlayış bir anda ortadan kaybolur; herkes kendi bildiğini yapmaya, kendi borusunu öttürmeye çalışır da büyük küçük haddini bilmek tarihin sayfalarında okunur ancak.

 

Böylesi, başkalarının sebep olduğu huzursuzluklarla geçen bayram, hele kurban; yakınlaşma, yaklaşma anlamına gelen kurban, böylesi bir süreçle; hüzün, keder ve huzursuzluklarla dolu bir dem olarak yanı başımızda biter. Onun içindir ki gönül insanı Alvarlı Muhammed Lutfi, “Bayram Ola” şiirinde “Hüzn ü keder def’ ola/ Dilde hicâbref’ ola/ Cümle günâh af ola/ Bayrâm o bayrâm ola//Mevlâ bizi afv ede/ Gör ne güzel ‘ıyd ola” der.

 

Hüzün ve kederin gittiği, kalplerin birbirine açıldığı, bütün günahlarımızın affedildiği, kötülüklerin ortadan kalktığı, Mevlâ’mızın bizi affettiği gün bizim için en büyük bayram olacaktır. En önemlisi de bayram yapma imkânı olmayana bayram yaptırmak, kişi için en büyük bayramdır. Öyle değil mi?

 

Kurban ya da kurbanlık

 

Bayramı böyle, peki ya kurbanı yani kurbanlığı?

 

Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın olmayı kuşatacak bir anlam yelpazesine sahip olan kurbân kelimesi dinî terminolojide kendisiyle Allah’a yaklaşılan şeyi, özel olarak da Allah’a yakınlık sağlamak, yani ibadet (kurbet) amacıyla belli vakitte belirli cinsten hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder.” (TDV İslam Ansiklopedisi,Kurban, A. Güç)

 

Allah’a yaklaşmak ve onun emrini yerine getirmek gayesine matuf olarak kesilen kurbanın etlerinin ve kanlarının Allah’a ulaşmayacağı Kur’an-ı Kerim’de (Hac 37) bildiriliyor. Ama bunun yanında da kurban edilmesi için seçilen kurbanlıkların en iyisinden belirlenmesi gerektiği emrediliyor. Bunun sebebi de aynı ayet-i kerimede bildiriliyor:“Ona ulaşan tek şey, kalplerinizde beslediğiniz takvâdır, Allah saygısıdır.

 

Kurban edilecek hayvanın besili ve en güzellerinden olmasının istenmesi Hz. Âdem’in (aleyhisselam) çocuklarıHabil ve Kabil’in kurbanlarında örneklenmiştir; iyi ve güzel olanı kabul edilmiş, zayıf ve çürük olanı reddedilmiştir. Burada aslolan niyettir. İki Cihan Güneşi de (sallallahu aleyhi vesellem) “Ameller niyete göredir.” buyurmuş ki bunlar birbirini tamamlayan hususlardır.

 

Anadolu’da, köylerde, kasabalarda hatta ilçelerde ve illerin bazı kesimlerinde, imkânlar ölçüsünde, halk Kurban Bayramı’na iki ay kala kurbanlarını alır, iyice besler, onu semiz bir hâle getirir. Yeygisini, suyunu, tuzunu, yemini eksik etmez, bayrama semiz bir kurban hazırlar. Öyle ki bu kurbanlıklara tabiri caizse gözü gibi bakar, her şeyden sakınır onları.

 

Onları diğer hayvanlarından ayrı tutar, en güzel yiyecekleri onlara verir. Tuzunu, yemini, suyunu aksatmaz; güzel sözlerle âdeta onunla konuşarak âdeta onun ruhunu okşar.

 

Verdiği yiyeceğin, yemin, tuzun, suyun; en önemlisi de emeğinin karşılığını kurbanlığının semiz hâle gelişinde gördükçe kişi, içten içe sevinir, onun göze/nazara gelmesinden korkar. Yüce Allah’a içten dualar eder.

 

Bayram günü

 

Kurban Bayramı gelmiş çatmıştır; bayram namazı kılınır, eve gelinir. Önce kesim yeri çerçöpten temizlenerek hazır edilir. İçerisine çörekotu katılmış bir tabak su, bir başka tabakta da köz üzerine buhur serpilerek tütsü hazırlanır. Kurbanlık olarak beslenen keçi, koyun ya da büyük baş dana, deve gibi hayvanlara eziyet verilmeden kesim alanına getirilir. Önce çörekotu katılmış sudan son kez içmesi için hayvanın ağzına yaklaştırılır. İçerse içer, içmezse su ileriye konur. Kurbanlar, köy yerlerinde bahçede kesildiğinden kesim alanına bir çukur kazılarak kurban edilen hayvanın kanının oraya akması sağlanır. Aynı yerde birden fazla hayvan kesilecekse önceki kesilen hayvanın kanlarının üzerine toprak serpilir ki sonraki hayvana bu eziyet ve acı olmasın.

 

Evin erkeği kurbanı kesebiliyorsa kendisi keser, yoksa ev halkından işin kasaplık kısmını becerebilen bu işi üstlenir, kurban duaları beraber okunur, kişi üzerine “vacip olan” kurbanını böylelikle keser. Hayvan boğazlanmadan evvel, “İnnî veccehtü vechiye li'l-lezî fatara's-semâvâti ve'l-arda hanîfen ve mâ ene mine'l-müşrikîn.” (Enam,79)ayet-i kerimesi okunur, akabinde teşrik tekbiri getirilir. Daha sonra da “BismillahiAllahu Ekber” denilerek kurban boğazlanır.

 

Bundan sonra kurban sahibi iki rekât şükür namazı kılar. Kurbanının ve başkaca dileklerinin kabulü için Yüce Allah’a dualar eder.

 

Farklı yörelerde farklı uygulamalar olabilir. Benim çocukluğumdan beri gördüğüm, bizim yöremizde, kesilen kurbanın sağ ön bacağının eti hemen doğranır, kazana konulur ve pişirilerek aile ve komşularla birlikte yenir. Kurban sahibi günün ilk lokmasını “mübarek” kurban etinden alır. Kurban Bayramı’nda dört gün oruç tutmak haramdır, ama imsakla birlikte bir şey yemeyip günün ilk lokmasını kurban etiyle başlamanın dini kaynaklarda “müstehap” olduğu kaydı vardır.

 

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) kutlu beyanlarında; kurban etinin bir kısmını ailemize ayırmamızı, bir kısmını misafir ve komşulara ikram etmemizi, diğer bir kısmını da ihtiyaç sahiplerine dağıtmamızı tavsiye buyrulmuştur.

 

Bayram geride kaldı

 

Kurban Bayramı geldi, geçti. Bayram sevincini başta çocuklar olmak üzere yaşayan yaşadı, yaşayamayan buruk bir zaman diliminde ömrün bir kısmını geride bırakmış oldu.

 

Bayramdan önce en güzel yiyeceklerin, yemlerin, tuzun, suyun verildiği; en güzel sözlerin kendisine söylendiği kurbanlıklar yaşamıyor artık. İnsan vücudunda birer hücre oldular. Onlar güzel ve samimi bir niyetle kurban edildiler, sırat köprüsünde sahiplerini bekliyorlar. Maddiyat olarak insaniyet mertebesine çıktılar çoktan.

 

Niyetle farklılaşan kurban

 

Kişi hangi niyetle bir işi yapmışsa onu niyetine yaklaştırır. Kurban ettiğini de Allah için ve kurbanın şartlarını yerine getirerek yapmışsa kişi Allah’a, samimiyeti ölçüsünde yaklaşır. Bir de dünyevi menfaatleri çerçevesinde yapmışsa bunu o zaten Allah’tan uzaklaşmış, şeytana ve avanelerine yaklaşmış demektir. Onun bu amelinidün-bugün-yarın çerçevesinde değerlendirdiğimizde kişi “aldananlardan” olmuş demektir.

 

Kimi kurbanlar vardır ki insanı nefsin ve şeytanın yolunda mesafe kat ettirir. Çünkü orada zulüm ve haksızlık vardır. Kimileri de menfaatleri doğrultusunda insanları kurban ederek onların hayatlarının perişan olmasına sebep olur. Böyleleri gerçekten haktan uzaklaşmış, nefsin hevasına ve şeytana yaklaşmış kimselerdir.

 

Dileğim, bundan sonraki bayramlarda bayram etmeyen kimse kalmasın. Buna ne kör ve doymak bilmez siyaset ne de başkaca bakış ve hırslar engel olsun. İyiliğe, güzelliğe ket vuranların güçleri erisin, yok olsun.

 

Rabbim cümlemizi güzel günlere, sağlık ve huzura eriştirsin. Kimse zulmetmesin, zulme uğramasın. Zulüm altında inim inim inleyen başta Doğu Türkistan’daki kardeşlerimiz olmak üzere bütün mazlumlar gerçek bayrama ulaşsınlar. Hüzün ve keder def olsun, Mevla bizi affetsin, gerçek bayramlara erişelim.

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum